25 Mart 2013 Pazartesi

yanlış hayat


                               fotograf Fouad El Khoury

bu fotoğrafın üstüne Adorno'nun yanlış hayat ile ilgili cümlelerin yer aldığı metni basmışlar. beni can evimden vurdular.fotoğrafı da teklifsiz ve telifsiz bir şekilde yayımlıyorum.

"doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa 'yanlış hayat, doğru yaşanamaz' cümlesiyle mi yetineceğiz? hayatın kendisinin bu kadar şekilsizleşmiş, bu kadar çarpıtılmış olduğu bir dünyada kimse doğru hayatı yaşayabilecek durumda değil". theodor adorno

yıllar yılı yanlış bir hayatın doğru yaşanamayacağına inandım, kendimi yanlış bilip hayatı doğru sandım, oysa her şey başkaymış.

bu fotoğrafa bakıp da bir rüyaya kapılmamak mümkün değil. hayatı hüzünlü melodiler'in es'lerinde yaşıyorum.


23 Mart 2013 Cumartesi

mavi'yi seçtim

mavi'yi seçtim. bu seçimi  bilinçli bir şekilde yaptığımı sanmıyorum. hayat mı beni buna itti, yaşanmışlıklar yahut yaşanılacak olan hayaller mi bana bunu yaptırdı onu da bilmiyorum. ama oldum ben böyle bir insan oldum, öyle tercihler yaptım, ve yapıyorum hala bir takım tercihler.

ben mavi'yi seçtim, aynı zamanda mavi sakalı seçmiş gibiyim bu hayatta. alice'in tercihi gibi bir şey mi acaba hayat.sihir mi bekliyorum bir yerden. ikincinin imkansız oluşu, yaşanılanın beklentiyi karşılamaması, ve her şeyin bir gün hatırlanmayacak olması. var olmanın dayanılmaz hafifliği, yine sana inanıyoruz.


picasso'nun mavi dönemi de feci bedbindir. mavi insanı yutuyor herhalde, soluğunu kesiyor adeta. mavi eğlence vadedip, insanı derde salan bir şey galiba.

14 Mart 2013 Perşembe

ve yüzlerimiz...

kendimi ele vermemem gerekiyor ama benim ikinci en sevdiğim yazar John Berger'dır. bir kitabını okuyup etkisinde kalmamak mümkün olmamakla beraber, bir kitabını yalnızca bir kere okumuş olmak da mümkün değildir. gün gelir tekrar okumak isterseniz evinizde, kitaplığınızda ne kadar okunmayı bekleyen bir heyecanla almış olduğunuz kitaplar kapaklarının açılmasını sayfalarını bir zihnin içine zuhur ettirmesini beklese de bazan işler böyle yürümez. bir göz atayım dersiniz kitabı baştan okumaya başlamış bulursunuz kendinizi. kitabı diyorum çünkü aslında amaç John Beger'ın zihninde dolaşmak çünkü, onun hissiyatında, yol göstericiliğinde bir şeylere anlam vermeye çabalamak.

kimsenin gözünden dünyayı göremeyiz elbet, ama bizim bir anlatıcıya ihtiyacımız var. gerçeklikten kaçmak için değil, gerçekliği daha iyi anlamak için çoğu kere.

kucağımda dilimize çevrilen son kitabı Bento'nun Eskiz Defteri, öylece yazıyorum hızlıca. fransa'nın bir köyünde tarlasını ekip, ağaçlarını budayan büyük bir adamın yüzüne bakarak.

ben bir demiryol işçisinin motorunda kilometreler katettim, hapishanedeki sevgilisine mektup yazan bir kadınla akşamları pencerenin önünde oturdum, ne zaman bir postanenin önünden geçsem bir zarfa adres yazmaya çalışırken görürüm kendimi, elimde tuttuğum zarf birinin eline ne zaman ulaşır düşüncesiyle.caravaggio benim de sevdiğim ressamlardan biridir.

6 Mart 2013 Çarşamba

eve gitmenin en hızlı yolu

eve gitmenin en kestirme, en hızlı yolunu düşündüm bugün, tüm gün. dünden devir bir sırt ağrısıyla, fazlaca işten ve dertten arta kalan zamanlarda. yani aslında son beş dakikada yaptım tüm planı.

eve hızlıca gidebilmek için yürüme mesafesini azaltmam gerektiğine karar verdim. madem yürüme mesafesi azalabiliyor niye her gün azalmaz bu yol diye düşünmüyoruz tabi bu arada.

öncelikli olarak on dakikalık yürüme mesafesinde olan otobüs durağını değil beş dakikalık yürüme mesafesinde olan tren istasyonunu tercih ettim. kafadan kardayız (karlar içinde de olabiliriz tabi şapkaya dikkat), nasıl olsa ikisinin de bekletme süresi aynı. ya gelecektir, ya da geliyoooor koş koş koooş'tur.

efenim ben hafif deparla trene bindim, rahatça  gördüğüm ilk boş koltuğa kendimi bıraktım. on dakikalık tren yolculuğunu sonlandırıp metrobüs macerası için durağa doğru hareketlendim, metrobüsde boş koltuk yoktu lakin bu benim için sorun değil yolculuk yalnızca beş dakika sürecek çünkü, mühim olan üçüncü araç. bizim mini otobüsümüz. metrobüsten iner inmez de koşar adım durağa çıktım. durak da gördüğüm ilk şahsa yakın bir zamanda otobüsün geçip geçmediğini sordum bana acılı haberi verdi, mini otobüsün az evvel geçtiğini söyledi. neyse ki iki dakika sonra aynı hattın bir başka otobüsü geldi.  ve ben beş dakikalık bu yolculuğun ardından evimin bulunduğu sokağın başında otobüsten inme ve bir dakikalık yürüme mesafesi ile evime gelme huzuruna kavuştum.

bu araçsal değişimle her gün hemhal olacağıma on dakika yürür bir otobüsle yirmi beş yahut otuz dakika yolculuk yapar ardından bir on dakika daha tekrar yürürüm demiyorum tabi , arada metro filan da kullanıyorum. yol biraz eğlenceli olsun diyerekten çok araçlı götür geçim var benim (bu yeni türettiğim kelimeyi de tdk'ya verebilirim). aylık akbil, bas geç.

28 Şubat 2013 Perşembe

hırka

pencereden dışarı şöyle bakınca insanın dışarı çıkma istediği ve dünden hatta daha öncesinden yapılan planları bir kenara bırakıp, göz kırpan yapılmamış yatağa doğru gidesi geliyor. hem hırkam da kahve lekesi var, çıkarmak için kurumasını bekliyordum, sanırım iki gün oldu. baktım da şimdi yok yok pek bir şey kalmamış, belli bile olmuyor zaten biraz koyu o kadar.

ama birazdan o vakit gelmiş olacak ve ben palas pandıras hazırlanıp çıkacağım yine. müthiş planlarımı gerçekleştirmek için değil tabi. bugün benim ingilizce dersim var. bir arpa boy yol aldık mı almadık mı bilemiyorum şu an, alttan alta beynime yerleştiriyorum herhalde sonradan çıkacak hepsi ortaya. ya umut, yine bağlıyız sana.

az biraz sonra hırkamı çıkarmam lazım, Oblomov'un röpteşambırına benzeyen o şeyi. oksijen iyi gelir, yüzümüze çarpacak o serin hava, güne başlangıç.







26 Şubat 2013 Salı

ay ak (öyle olmasa da )

ayaklarımı pek bir severim. bu sevmenin neticesi her sevilen şeyin neticesine benziyor zamanla. ayaklarımda bozulmalar, türlü çeşitli yara izleri yani sevilen her şeyin başına sakındıkça gelen musibetler geldi, malum yolculuk devam ettikçe bu hayatta  yeni eklemelerle bozulmalar devam ediyor.

ayak bu boşlukta sallayamıyorsun ki. hayır yani ben şahsen öyle boşlukta ayaklarımı sallamak da isterim lakin bunun için zamanım yok. hayat bana hayhuy verdi, bolca didiniyorum.

yaz kış demeden ayakları habire terlikten papuca papuçtan terliğe sokup çıkarıyorum, buna ayak nasıl dayansın. otobüse binersin yahut bir sırada beklersin gelir biri ayağına basar, yolda dikkat etmezsin taşa, en olmayacak kayaya çarparsın canım ayağı ayak solar gider. ayakkabının şekline hayran kalıp en olmayacak yerden ayakkabı alır ayağı yine mahvedersin.

ama bu işin böyle olacağı belliydi zaten. ben ki( her çocuk gibi) uğur böceğine annesi terlik papuç alsın diye şarkı söyleyen insanım. uğur böceğinin buna kandığı kendini kanatlarını açarak havaya doğru bıraktığı görülmüştür.

ve akılsız başın cezasını hep ama hep ayaklar çeker. her işe de koşulmaz ya bu ayaklar diycem ama sen nereye ayak oraya çaresi yok. istirahat de yok.



20 Şubat 2013 Çarşamba

kaş

insan kaşına küser mi demeyin. kaşları küserse kişiye, kişi de pek ala küsebilir kaşlarına.dom dom kurşunu olmadan da halledilebilir sanmıştım bu durumu ama yıllar geçti bir ilerleme yok., ve dahi belirtisi de yok. kaşlarımı tehdide başlayacağım artık.

amacım divan edebiyatı yapmak değil zaten yarin kaşını, kirpiğini yani kaşımı kirpiğimi daha evvel de bir teşbih-i beliğ yapıp bir şeye benzeten olmamıştı. ben de benzetecek değilim.

onlar beni cezalandırdıkca ben de onları cezalandırıyorum, göstermiyorum birbirlerine kendilerini yan yana ama bir o kadar uzakta birbirlerini görmeden yaşıyorlar.


nereden mi çıktı bu durum vallahi onlar başlattı. bir gün bir baktım yoklar, sonra da bir daha uğramadılar. vladamir ve estragon gibi bekle bekle, nereye kadar dedim. tıp bu duruma çözümsüz değil lakin ben de o çözümü istemiyorum.


neden mi bir bıyık fotoğrafı, ee ben de kaşlarımı sevindirecek değilim ya.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...